MIES VAN DER ROHE

Mies Van der Rohe mimarlık dünyasına damgasını vurmuş bir isim. 1886 yılında Almanya’nın Batı’daki sınır şehirlerinden Aachen’da dünyaya gelen Ludwig Mies, daha sonra ismine anne tarafından soyadını da ekleyerek, Mies van der Rohe olarak tanınıp mimarlık tarihine geçecektir. Bizzat kendisinin de defalarca belirttiği üzere, kadim Aachen, veya bizim tarih kitaplarına Fransızca adıyla geçen Aix-la Chapelle şehri, gücünü inşa mükemmeliyetine borçlu zamansız yapılarıyla Ludwig’in mimarlık alanında ilk ahlak hocası olmuştur. Mies mesleki bakımdan klasik bir eğitim görmeyecektir. Tıpkı büyük Ortaçağ ustaları gibi o da bir alaylıdır. Görgünün, tecrübenin, gerçek ihtiyaç ve imkânların yoğurup geliştirdiği, sivrilttiği bir alaylı! Teorik eğitimini çevre analiziyle elde etmeye çalışan genç adam, bir duvarcı ustası ve taş yontma atölyesi sahibi olan babasının yanında da, sıfırdan başlamak üzere mimarinin gerçek ruhunu, metodunu, konstrüksiyonun önemini, malzemenin anlamını, vazgeçilmez katkısını pratik yönden kavramaya ve öğrenmeye çalışacaktır. Yine o sıralarda Aachen’da, oralı bir mimar için tasarlayıp gerçekleştirdiği alçı motifler, devrin resmi gidişine ayak uyduran sahte, kopyacı, tarihçi karakterleriyle mimaride tezyinatın yeri hakkında da sağlam bir fikre sahip olmasını mümkün kılmıştır.

1905 yılında Mies artık Berlin’dedir. 1907’ye kadar kendisini Bruno Paul’un yanında görmekteyiz. Paul Almanya’nın, hatta Avrupa’nın en önde gelen ahşap mobilya alanında en usta dizayncılarından biridir. Böylece Aachen’da taşla hesaplaşmasını öğrenen Ludwig, burada da ahşabın özelliklerine vakıf olma fırsatına kavuşacaktır. Bu derece sistematik bir yol alma, kararlı mimar adayını ister istemez Peter Behrens’in atölyesine sürüklemiştir. Bilindiği üzere, ünlü mimarın bürosu çalışma anlayışı ve çeşitliliği yönünden bir ön Bauhaus’dur. Mies burada üç yılını geçirir. Peter Behrens’in mimari eğilimi Sohinkel’in izlerini taşımakla beraber, endüstrializme de yer veren, bu arada pürizmi ön planda tutan bir neo-klâsisizmdir. Mies bunun izlerini de hayatı boyunca taşıyacaktır. Nitekim, bizzat kendi ağzından şöyle bir itirafa rastlarız: “Peter Behrens’in güçlü bir form anlayışı vardı. Ve bu onun başlıca merakını teşkil ediyordu. Ben de şüphesiz bu merakı anlayıp o konuda kendisinden yararlandım.”

Bundan sonraki diğer büyük aşama ünlü Hollandalı mimar Berlage’nin etkisidir. Çeşitli binalarında strüktür ve malzemenin gerçek ifadesine varmak arzusunu ispat etmiş olan bu büyük mimar, Mies’in gelişiminde vazgeçilmez bir rol oynayacaktır. Birinci Dünya Savaşı sonrasına kadar neo-klasik tipte örnekler veren Mies için dönemeç noktası 1919 yılıdır. Gestaltung dergisinin yayımlayıcıları arasında gördüğümüz genç mimar, o ana kadar topladığı görgü ve bilgiye De Stijl, Konstrüktivizm, Süprematizm gibi mizacına uygun sanat akımlarının getirmiş oldukları yeni fikir ve akımları da katarak 1919 yılından İtibaren tamamen devrimci karakterdeki projelerini peş peşe mimarlık ortamına sunacaktır. 1927 yılında kendi yönetimi altında Stuttgart’ta devrin en ilerici mimarları tarafından inşa edilen Weissenhof Sitesinde bizzat planladığı blok mesken, hem doğrudan doğruya strüktürel anlayışı, hem de söz konusu anlayışın sağladığı serbesti içerisinde dairelerin münferit ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde bölünüşleriyle mimaride yepyeni bir çığır açmıştır. Modern Mimari’nin hem ekonomik, hem teknik, hem fonksiyonel ve bütün bunların sonucu olarak hem de estetik bakımlardan gerçekleştirmeye çalıştığı “Birlik İçinde Çokluk, Çokluk İçinde Birlik” sloganı ilk kesin ifadesini bu binada bulmuştur.

Ondan sonraki büyük adım 1929 Barcelona Sergisi’ndeki Alman pavyonudur. 1923’deki kır evi etüdünün belirli bir devamını teşkil eden bu yapı, Farnswort Evi’ne (1946-50) kadar uzanan kesintisiz bir araştırma dizisinin başlangıç noktası olmuştur. Bu gelişime kısaca kademeli mekandan tümel yani total mekana geçiş diyeceğiz. Chicago’daki UT mimarlık okulu binası, yani Crown Hail (1952-56) şüphesiz söz konusu gelişimi taçlandıran yapıdır. 1930 yılında, Gropius’un ısrarı üzerine Bauhaus’un başına geçen Mies Van der Rohe, ilk önce müesseseyi Dessau’dan Berlin’e nakletmiş, 1933 yılındaki kendi kendini fesih olayından sonra da bu görevinden ayrılmıştır. 1937 yılı ise Almanya’dan Birleşik Amerika’ya geçiş yılıdır. 1938’de de Gropius’a Harvard Üniversitesi mimarlık okulunun idaresi tevdi edilirken, Mies de Illinois Institute of Technology mimarlık bölümüne aynı sorumlulukla atanacaktır. 1940’da aynı okula ait kampüsün tanzimiyle görevlendirilir. Ortogonal, dik açılı bir ızgara sisteminden hareket eden ve hem iki hem de üç boyutta rasyonel-mükemmel ilişkilere dayanan dizaynlama tekniği Mies’e has karakteriyle IIT’nin vaziyet planına damgasını vuracaktır. 32 yıllık bir süreyle Birleşik Amerika’da faaliyette bulunan Mies Van der Rohe, Time dergisinin bir yazarına “Başlarınızı kaldırıp bakın: Birleşik Amerika’nın herhangi bir yerinde, herhangi bir bina eğer nispeten yeniyse ve üstelik bir de çeliktense muhakkak Mies Van der Rohe’nin izlerini taşıyacaktır.” dedirtecek kadar etkili olabilmiş bir meslek adamıdır.

Çelik binalara alışık bir Amerikalı Mies’i yalnız o yönüyle görüp böylesine kısıtlı konuşabilirken Avrupa’da, Asya’da, Afrika’da ve mesela bizde mimarın ayak bastığı her şehirde uzaktan yakından belirli bir oranda Mies’in etkisinin hazır ve nazır olduğu şüphesiz çekinmeden ifade edilebilir. Eserlerinin estetik değeri üzerindeki tartışmalar ne yönde gelişirse gelişsin, gözden kaçırılmaması gereken husus Mies’in Weissenhof’ta görüldüğü üzere “Birlik İçinde Çokluk, Çokluk İçinde Birlik” ilkesini yalnız bir tek blok içinde değil fakat bütün bir şehirde ürbanistik düzenin tümünde de aradığıdır. Bu konuda hareket ettiği noktanın temel bileşenleri de teknik ve malzeme olacaktır. Tekniği ve malzemeyi ekonomik şartların yaşayış düzeninin tabii sonuçları halinde yorumlayan büyük mimar “Mimari geliştiği çağa aittir, onun iç yapısının kristalleşmesidir… Mimari çağların tarihini yazmış, onlara isim vermiştir.” der. Tekniği de kısaca şöylesine tarif eder: “Kökleri geçmişte olan teknik günümüzün hakimidir ve geleceğe doğru uzanır. Yani gerçek anlamda tarihi bir hareket devrini biçimlendiren, onu temsil eden büyük hareketlerden biri de diyebiliriz buna.” Ve nihayet tekniğe dayanarak mimariyi şöyle bir formüle sığdırmaya çalışır: “Teknik gerçek görevine, rolüne kavuştuğu anda mimari haline gelir.” Yıllardır dillerde dolaşan zihinleri kurcalayan tartışma konusu edilen “Daha az daha çok demektir.” sloganı da aslında fonksiyonla teknik arasında tam bir beraberlik isteyen bu anlayışı dile getirmiştir.

IIT kampüsünün inşaatına on yıl ara verildikten sonra tekrar başlanması mimarî karakterin sürekliliği açısından bazı kuşkular uyandırıyordu. Mies, bundan herhangi bir çekingenlik duymadığını belirterek, şunları ilave etmiştir: “İki sebepten ötürü bu proje demode olamaz. Nitekim, burada hem radikallik, köktenlik hem de muhafazakarlık söz konusudur. Proje radikaldir; çünkü çağımızın bilimsel ve teknolojik esaslarından hareket eder. Bilim olmamasına rağmen bilimsel karaktere sahiptir. Teknoloji olmamasına rağmen de teknolojik imkânlardan yararlanır. Öte yandan, yalnızca gayesi değil fakat anlamı yani fonksiyonu değil fakat ifadesi de olduğundan muhafazakardır. Daha doğrusu Nizam gibi, Mekân gibi, Nispet gibi mimarinin ebedî yasalarına dayandığından ötürü muhafazakârdır.” Ne olursa olsun Mies Van der Rohe, çağımızı karakterize eden metod, malzeme, inanç kalabalığı ve kargaşalığı içerisinde, sağlam bir dayanak noktasından, teknikten hareket eden ve rasyonel verilerin çerçevesinde en dolaysız çözüm tarzlarını arayarak çağımıza üniter karakter vermek isteyen bir filozof mimardır. Anlayışının berraklığı, günümüzün şartlarına uygunluğu, davranışlarının pratikliği etkisini ister istemez bütün dünyada hissettirmiştir. Hatta kendisini reddedenler nezdinde bile. Prof. Francastel’in ileriye çevrik, tamamen prospektif bir görüşle yaptığı değerlendirmeye göre ne Wright, ne Gropius, ne Mies ve hatta ne de Le Corbusier modern mimardırlar. Kenzo Tange, Otto Frei, Buckminster-Fuller, Konrad Wachsmann gibi isimlerin 21’inci Yüzyıl’a doğru götüren çözüm ve teklifleri karşısında Fransız profesörünün kanısı gün geçtikçe daha sağlam bir zemine oturmaktadır. Ne var ki Mies’in tutumu ve anlayışı, 21’inci Yüzyıl’da da en azından “Normal Mimari” söz konusu olduğunda, mimarlara örnek olmakta, yol göstermekte devam edecektir.


Kaynak: Mimarlık Dergisi, Bülent Özer

Yazar: StudioODO / Kaan Çorbacı